Günümüz dünyasında birbiriyle neredeyse özdeşleşmiş iki kavram : Kan Ve Demokrasi. Bu ikisi bir araya gelince zıtların birleşimi oluyor maalesef. Ve bu iki kelime ne tesadüftür ki İngilizce'de "BAD" kelimesini oluşturuyorlar... Blood And Democracy... They are such a "Bad"...
Pazartesi, Nisan 01, 2013
Bir Kaç İyi Niyet
Cumartesi, Şubat 23, 2013
Feda
Gece her çöktüğünde,
Rüyalar kabusa dönüştüğünde,
Bir ışık görür yüreğim...
Sükunet kulaklarımı çınlatırken,
Karanlık içimi ısıtırken,
Hayallerim buhar olup uçarken,
Bir çıkış görür yüreğim...
Aklım, fikirlerini terk ederken,
Kalbim, duygu denizinde boğulurken,
Ellerim, çaresizce kalemi tutarken,
Bir çözüm bekler yüreğim...
Hayat, yalnız kalmaksa eğer
Cennet kim? Cehennem nerede?
Arafta sıkışan ruhum,
Toplamış, valize doldurmuş umudunu.
Her bir umut yeni bir dünya,
Her dünya yeni bir hülya,
Baloncuk misali uçarken rüya,
Bir çift kanat diler yüreğim...
Beklenen...Özlenen...Giden...Gelmeyen...
Matem...Sıla...Feda...Veda...
Çok mu şey istedim acaba?
Bir özgürlük türküsü söyler yüreğim...
15:43
22.02.2013
Ad astra Per aspera
Salı, Aralık 11, 2012
Harita, Pusula, Göçebe, Seyyah ve Mimar
Ne zamandır kafamda bazı fikirleri şekillendirmeye, anlamlandırmaya çalışıyorum. Sanırım yaşımın çömezliğinden dolayı fikirlerimin oturması biraz yavaş oluyor. Gerek hayatın öğrettikleri, gerek kişilerin öğrettikleri yardımcı olsa da bazen insan tek başına kalıp beyninin nöronlarını tek tek açmak isteyebiliyor. İşte o zaman doğruyu ve yanlıșı ayırmada bir kılavuz edinmek istiyor. Tam da bu nokta, hayatımızı belirleyen nokta. Sonuç olarak elimizdeki harita nereyi gösterirse oraya gidiyoruz. Eğer haritamız ayrıntılı ve bilgilendirici değilse yolumuzdan sapmamız bir hayli yüksek. Peki ya haritayı reddedip rotasını kendi çizenler ? Yolların ve varışların önemini umursamayıp han han dolaşanların hali nedir ? Bir yere varamadan sona ermenin vereceği mahcubiyeti ve pişmanlığı düşünmüyorlar mı acaba ? Peki eline tutuşturulan haritayı pek kurcalamadan, " Bu da neymiş ? " diye merak etmeden, haritayı veren üstada güvenip haritasının en ala olduğunu düşünenlerin hali nedir ? Gösterdiği yolları yegane yol belleyip diğer seyyahların haritalarına gözünü kapayanlar nereye varacaklar peki ? Elbet şu koca diyarda başlangıcı, yolu ve varışı düzgün gösteren; engebeleri, tehlikeleri, tuzakları gösteren; uyarılarla ve öğütlerle dolu bir harita vardır. Ama hangisi? Sanırım günümüzde haritaları kurcalayanlardan ziyade maceraperest ruh haliyle hareket edip deniz sarhoşluğuyla pusulasızca ilerleyenler (?) daha çok. Sanırım yoldaki seraplara aldanıp kendini sahici cennette sananlar ve bu dalgınlıklarının zararlarını hesap etmeyenler daha fazla. Ve bu hayal alemindeki maceraperestlerin içkilerini tazeleyenler de haritaların bir halta yaramadığını söyleyenlerle beraber aynı kafiledeler. Kimisi tek başına çıkar bu seyri alemi, kimisi bulur yol arkadaşları. Kimisi ise yolu da, haritayı da, pusulayı da, seyyahı da yok sayar. Her yolcunun bir fikri var aklında. Birinden biri elbet doğru. Ama hangisi ?
Yazı çok karıştı diyorsan, zaten yol da karışık. Basit olan bir şey yok ki ortada. Basit diyen emin ol yalan söylüyor. Bu serap dolu, tuzak dolu, engebe dolu yolları aşmak her babayiğidin harcı değil. Bu ateşten gömleği giyip gitmek kolay değil.
Ve madem ki zaman bir yol, o zaman bu yolun bir haritası olmalı. Bu yolu yapanın seni haritasız koyması en başta akla ve mantığa ters. O zaman ne engebelerin ne de engellerin bir anlamı kalırdı. Herkes kendi pusulasını çizer, varabildiği yere varır, kimse de bir şey diyemezdi.
Vel hasılı kelam yolumuz varsa, yapanı da var, haritası da var. Burada anlaştıysak sıradaki soru şu: "Hangi harita gerçek?". İşte esas sorun da burada başlıyor. Çünkü kimisi oturup haritayı kendi çiziyor, sonra da kalkıp "Bu harita yolun mimarının haritasıdır." diyor. Peki harita mimarın mı yoksa daha yolun yarısına bile gelememiş yolcunun mu nereden bileceğiz? Haritaya bakmadan bilemeyiz elbette. Gördüğümüz haritayı incelemeden bırakmak ne kadar hatalıysa, direk sarılıp incelemeden doğru kabul etmemiz de o kadar hatalı. Çünkü bizi uçuruma götürüyor da haberimiz bile olmayabilir. Peki haritanın doğruluğu yolcudan yolcuya değişir mi? Harita yolu tarif ediyor yolcuyu değil. Ve harita tek olmalıdır, her yolcunun rotasını kapsamalıdır, yolculara olası tüm engelleri, düzenekleri, tuzakları, serapları göstermelidir. Uyarıcı, öğretici, bilgilendirici, kendi içinde tutarlı olmalıdır. Ki her yolcu bu haritaya baktığında diğerlerinden farkını anlamalıdır.Ve mimarının muhteşemliğini yansıtmalıdır. Yolcu elinin değmediği apaçık ortada olmalıdır. Sanırım böyle bir haritanın doğruluğu kişiden kişiye değişmez.
Lafı çok uzattım kabul ediyorum. Lakin madem bir yoldayız, o zaman bu yolun hakkını vermemiz gerekir. Diyeceksin ki "Ben mi istedim bu yola çıkmayı?". Ruhun senden önce istedi. Yani istedin. Sevgiler...
Ad astra Per aspera. 23:04 23.11'12
Pazar, Ağustos 26, 2012
Çalakalem
Pazartesi, Temmuz 02, 2012
Bir Kaç İyi İnsan...
Perşembe, Haziran 28, 2012
Bir suikaste kurban
Bir suikaste kurban gitsem, yahut bir iç savaş çıksa, veya sınırda beklenmeyen gelişmeler çığ gibi büyüse...
Otobüs çarpsa ama çok hırpalamasa, deprem olsa ortalık birbirine girse, esir alınsam, uzaylılar kaçırsa, savaş çıksa, kıyamet kopsa...
Çok mu şey istiyorum acaba...
Neden bu gelişmeler insanın tam da ihtiyacı olduğu an vuku bulmaz?
Nedendir bu hayatın tersköşe etme sevdası? Yok mu bize torpil? İstenmeyen çocuklar mıyız? Seri üretim miyiz? Çok garip...
Evimde çayımı yudumlarken değil, hayati bi sınava 5 kala beklentim, isteklerim yüksektir benim... İnsanım ben... İnsanız biz... En dara düştüğümüzde en olmadık yılanlara sarılırız... Ne garip yahu... Mesela ne yazacağıma beynimin zaten 6 saniye önceden karar vermiş olması... Bunu yazmama da keza... Öyle işte...
Ne diyorduk...
Hayat pek de iplemiyor bizi açıkçası...
1 bölü 7 milyarız biz... Daha fazlası değil...
Belkide bu yüzden umutlarımızın büyüklüğünü kavrayamıyoruz...
Ve belkide bu yüzden kendimizi egomuza karşı savunamıyoruz...
Çok garip...
Hayat gerçekten çok garip...
Gece izlediğimiz hayran kaldığımız iç dünyamıza konuk ettiğimiz yıldız bile bilmiyor bizi...
Evrende nokta bile değiliz...
Ama sorsanız arş sanki eli kolu bağlı emrimize amade...
Aynaya bakacak yüzümüz yok...
Ama Allah'ı gayet de sorgularız..
Sütten bile daha ak ya alnımız...
Cenneti söke söke alacağız...
Çuvaldız bile körelmiş...
Vallahi ya...
Hayat çok garip...
Ne diyorduk?..
Savaş çıksa ne güzel olur...
Cumartesi, Nisan 28, 2012
Kendine Yapılmasını İstemediğin Bir Şeyi Başkasına Yap Çok Zevkli Oluyor
günümüz gençliği farkında olmadan öyle malzemeler yedirilerek eğitiliyor ki bunları bir bir yüzüne söylesen "siktir lan sallama" deyip geçecek derecede farkında değil.~evet lan ben aynştaynın kayıp dölüyüm~ bunlardan biri de bu mottolaşmış tavır. zamanında l-manyak dergisinde okumuştum bunla ilgili bir yazıyı, çok hoşuma gitmişti bu fikir. ve o zamanlar sadece 11 yaşında bir velettim. evet 11 yaşında kötü kedi şerafettin ile tanışmış bir bireyim. iflah olmaz merak duygumun getirilerinden biride bu işte. o zaman bu zamandır nerede yakın gördüğüm arkadaşım varsa şaka ayağına türlü gıcıklıklar yaptım, laf soktum, dalga geçtim. fakat her zaman çocukluğumda kavradığım o iyi niyetimle yaptım. empati hak getire... tabi yaş büyüdükçe insan olgunlaşır. ama bendeki hal, ruh çocuk ruhu hala. insanlar belli etmek istemese de bir bir mesafe koymaya başlayınca fark ettim durumu. ne zamandır düşündüğüm bu motto aslında insanı anlık tatminlerden uzun vadeli zarara götüren bir yol olduğunu anladım.~evet sokratesim~
o zaman bu zamandır insan olmaya, empati göstermeye azami özen göstermeye çalışıyorum. tabi karşılığını ziyadesiyle alıyorum. nasıl mı? iplenmeyerek. insanlar öyle bir alışmış ki "deveyi diken insanı siken" mottosuna, neredeyse istisnası yoktur böyle düşünmeyen.
çünkü terk eden sevgili kıymetlidir. yanındaki ise terk edene kadar kıymetli değildir. ayağına batan dikeni gün boyu hatırlarsın. ama bir yerden geçerken burnuna gelen hoş bir kokuyu beş dakikaya unutursun. fakat yine de ben "insanlık bende kalsın" mottosuyla hareket etmeye çalışıyorum.
çünkü mühim olanın vicdan rahatlığı olduğunu anladım.
genç nesiller öyle mottolar~fikir düşünce her ne dersen artık~ ile yoğuruyor ki. fark edince yemin ederim ağzım açıkta kalıyor. hani şu subliminal resimler devede kulak lan. adam sana bildiğin fikir aşılıyor. senin her zaman karamsar olmanı, bardağım boş tarafını görmeni, insanların ilgisini çekmek için her yolun mübah olduğunu, özgürlük adı altında dilediğin haltı yiyebileceğini, sevenin değil sikenin önemli olduğunu, empati kurmanın pollyannacılık olduğunu, umut etmenin değil vazifeni yerine getirip susmanın önemli olduğunu, hakkını aramanın "hoop hemşerim!" demenin yanlış olduğunu, hiç bir şeye bulaşmamak için sokakta adam da öldürülse susulması gerektiğini, pısırıklığı, susmayı, tek tabanca takılmayı, abazanlığın zevkli olduğunu ve tonla şeyi öyle işliyor ki beynine ben burada bunları yazınca sen içinden "bi siktir git aynştayn" diyorsun. şeytanın ilk hilesi kendinin olmadığına inandırmaktır demiş bir düşünür. bu herifler de öncelikle bunların senin düşüncen olduğunu yedirmiş sana.
sen tertemiz kağıtta ufak bir nokta olsa gidip o siyah noktayı kafaya takarsın. çünkü öyle yetiştirilmişsin.
evet gıcıklık~ibnelik piçlik her ne diyorsan~ yapmak, değerlere hakaret etmek, inanmadığı şeylere küfretmek, kadını sadece sikilmelik görmek~hanımlar yanlış anlamayın demiyeceğim olduğu gibi yazıyorum herşeyi~, kız kardeşi annesi olduğunu unutmak bunların hepsi ne yazık ki anarşi olgusuyla bir gösteriliyor, öyle sanılıyor.
isyankar kişilik sen, anarşizmin bile düstüru vardır öyle "inci inci" ile olmuyor bunlar. evet bizde ergen olduk, asi olduk, anne babamızla tartıştık, sisteme küfrettik ama hiç bir zaman ulu orta karı kız muhabbeti yapmadık.
ateizm bile bir düşüncedir, yapısı vardır.
ve bunların hepsinin temel sorunu maalesef ki kitap okumamak...
evet gerçekten bu...
iki bulvar gazetesi alıp normal gazete okumayan, köşe yazarı takip etmeyen bir toplumuz.
tonla köşe yazarı vardır ama biz sadece televizyondakileri biliriz.
maalesef bu...
ve evet aramızda öyle zeki insanlar var ki bu yaptıkları taşkalayı faydalı bir şeyde kullansa yemin ederim hem kariyeri hem parası olacak.
ama burada dalga geçip am göt meme muhabbeti edip kafa dağıttığını sanıyor ya...
ben ona üzülüyorum...
Salı, Nisan 17, 2012
Limbik Sistem vs. Prefrontal Korteks
Pazar, Nisan 01, 2012
Anlardan yansıyanlar serisi...
Bir yağmur damlası gibi yüreğim
Çağıl çağıl akar, gürler öfkeyle, coşkuyla
Hırçın bir fırtınadır yüreğim
Sessizliği boğarak akar karanlığa..
Derinlerden yükselen bir ruh..
Geceyi, Ay ile paylaşır ışığı..
Soluk bir ten ümitsizce izlerken sesi
Yıldızlar belli belirsiz izler..
Bir "son" daha ve geçer meltemin yalnızlığı
Ateş söner, su döner, rüzgar diner..
Ve karanlık usulca inine girer..
Pazartesi, Mart 26, 2012
"Ehl-i sünnet vel-cemâat"
İmam-ı a'zam hazretleri fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usuller, metotlar koyduğu gibi, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiği itikad, iman bilgilerini de topladı. Yüzlerce talebesine bildirdi.
Talebesinden, ilmi kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan imam-ı a'zamın talebesi olan imam-ı Muhammed Şeybani'nin yetiştirdiği talebelerinden, Ebu Bekir Cürcani dünyaca meşhur oldu. Bunun talebesinden olan, Ebu Nasır-ı Iyad da, kelam ilminde Ebu Mensur-i Matüridi'yi yetiştirdi. İmam-ı Matüridi, imam-ı a'zamdan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Doğru yoldan sapmış olanlarla mücadele ederek, ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi ve her tarafa yaydı.
İmam-ı Eşari de, imam-ı Şafii'nin talebesi zincirinde bulunmaktadır. Bu iki büyük imam, Eshab-ı kiram, Tabiin ve Tebe-i tabiinin bildirdiği itikad, iman, bilgilerini açıklamışlar, kısımlara ayırmışlar ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmışlardır.
Taşköprüzade şöyle yazmıştır:
"Ehl-i sünnet vel-cemaatın kelam ilmindeki reisleri iki zattır. Bunlardan birisi Hanefi, diğeri Şafii'dir. Hanefi olanı, Ebu Mensur Matüridi, Şafii olanı ise Ebu'l Hasen el-Eşari'dir."
Bazı kitaplarda, Eşariyye mezhebi, Matüridiyye mezhebi diye yazılı ise de, bu kendi çalışmalarına verilen isimdir, ayrı mezhep değildir. Her ikisi de Ehl-i sünnet itikadını anlatmıştır. Aralarında ictihad farkları vardır. Bu ayrılıklar temelde ayrılık olmadığı için, ikisi de Ehl-i sünnettir. İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikadda iki imamıdır.
Bu iki imamın ve hocalarının, amelde dört hak mezhep imamlarının ve onlara tâbi olanların; imanda, itikadda tek bir mezhebi vardır. Bu mezhep Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir. Çünkü İslamiyet, bütün insanlara yalnız bir tek imanı ve itikadı emretmektedir. Bu imanın esaslarını ve nasıl itikad edileceğini, bizzat Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam tebliğ etmiştir. İnsanlara, kendilerini ve her şeyi yaratan Allahü teâlâyı haber veren Peygamberimiz, Allahü teâlâya, Onun yarattıklarına ve Onun emir ve yasaklarına imanın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselama ve Onun bildirdiklerine, temiz, dürüst ve hakiki bir iman, ancak Onun bildirdiğine tam ve hiç şüphesiz kabul edip inanmakla mümkün olur. Bu hususta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın, Ondan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkarmak için öne sürecekleri dini, siyâsi, beşeri, içtimai, fenni.. v.s. gibi sebeplerin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü İslamiyet her ne suret ve sebeple olursa olsun, imanda ve itikadda ayrılığa asla izin vermemekte, yasaklamaktadır.
Eshab-ı kiramın iman ve itikadda hiçbir ayrılıkları olmadı. Eshabdan olmayanlar ve daha sonraki asırlarda gelenler arasında ise zamanla imanda, itikadda bazı ayrılıklar ortaya çıkarıldı ve bid’at fırkalarının sayısı yetmişikiye ulaştı. Bu ayrılıkları çıkaranların ve bunların sözlerine inanarak bozuk düşüncelerini benimseyenlerin ileri sürdükleri sebepler çok çeşitli ve herbirine göre farklı olmakla beraber, esas sebepler "Münafık ve başka dinden olanların çıkardıkları fitneler, Kur'an-ı kerimin müteşabih âyetlerini kendi anlayışlarına göre tevil etmeye kalkışmaları, eski Hind ve Yunan felsefesi ile, Mecusi inançlarının İslamiyet’e sokulma çabaları, Eshab-ı kiramın maslahata (huzurun, dirliğin, iyiliğin teminine) ait konulardaki ictihad ayrılıklarını anlayamama ve bunları kendi nefsani arzularına, siyasi maksat ve ihtiraslarına perde veya alet etme, kısa zamanda çok geniş ülkelere yayılan İslamiyet’in henüz yeni müslüman olmuş büyük kitlelerce tam anlaşılmadan birtakım insanların eski din ve inançlarına ait bazı unsurları tamamen terk edememeleri ve bunları İslamiyet’ten sayma yanlışına düşmeleri" şeklinde özetlenebilir.
Ancak, İslam tarihinde görülen 72 sapık fırkanın ortak vasfı; siyasi ve dünyevi menfaat ve saiklerle ortaya çıkmış olmalarına rağmen, hemen hepsi Kur'an-ı kerimdeki muhkem ve bilhassa müteşabih âyet-i kerimeleri kendi akıllarına göre tefsir yoluna gitmişler, böylece felsefe yaparak ve bu âyetleri, iddiaları istikametinde tevil ederek kendilerine Kur'an-ı kerimden deliller bulduklarını ileri sürmüşlerdir.
Mesela, Kur'an-ı kerimde geçen, Allah’ın eli, yüzü vb. sıfatlarını gösteren ifadeleri, kendi düşüncelerine ve konuşma dilindeki manalarıyla kabul ederek, Allahü teâlâyı zatı ve sıfatlarıyla tecsim eden, yani cisim ve insan şeklinde düşünen bu sapık fırkalar, Kur'an-ı kerimin doğru manası olan murad-ı ilahiyi anlayamamışlar, doğrusunu anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını kabul etmedikleri gibi, ayrıca onlara fikren ve fiilen saldırmışlardır.
İslamiyet’te ilk itikad ayrılıkları, Hz. Osman'ın şehid edilmesi hadisesinden sonra, Abdullah ibni Sebe adındaki münafık olan bir Yahudinin ortaya çıkması ile başlamıştır. Müslümanların saf ve berrak imanlarını bozmak gayesiyle itikaddaki birlik ve beraberliklerini parçalamak için çıkarılan ilk fitne hareketi budur.
Abdullah ibni Sebe, Hz. Ali'nin halifelik meselesini bahane ederek, müslümanları bölmek gayretine düştü. Kendisine taraftar toplamak ve onlara görüşlerini kabul ettirmek için, "Hz. Ali'nin Peygamber olduğundan, Allahü teâlânın ona hulul ettiğine" varıncaya kadar pek çok şeyler uydurdu. Bir kısım insanları aldattı. Abdullah ibni Sebe'ye aldananların içinde siyasi hırs ve gayret ile hareket edenler çoktu. Böylece Hz. Ali taraftarıyız diyerek, İslam dinine bozuk inançlar karıştırdılar.
Hz. Ali'nin hilafeti, hakem tayini yoluyla Hz. Muaviye'ye bırakmasını beğenmeyip, Hz. Ali'ye ve Hz. Muaviye'ye karşı çıkıp ayrılanlara "Harici" ismi verildi.
Hariciler'den bir kısmı Kur'an-ı kerimin bazı bölümlerini kabul etmezler. Bir kısmı da sapıklıklarında, yeni bir peygamber geleceğine inanacak kadar ileri gitmişlerdir.
Bozuk fırkalardan biri olan Mutezile ise, Hasan-ı Basri'nin derslerinde bulunan Vasıl bin Ata tarafından ortaya çıkarılmıştır. Büyük Ehl-i sünnet âlimi ve veli bir zat olan Hasan-ı Basri, "Büyük günah işleyen ne mümindir ne de kâfirdir" diyerek Ehl-i sünnetten ayrılan Vasıl bin Ata için, "İ'tezele anna Vasıl", yani "Vasıl bizden ayrıldı" buyurmuştu. Buradaki itezele=ayrıldı" kelimesinden dolayı Vasıl'a ve onun yolunu tutanlara "Mutezile" ismi verilmiştir. Sonraki yıllarda bilhassa felsefe eğitimi yapmış ve felsefeye meraklı kişiler. Vasıl bin Ata'nın yolundan yürüyerek, Allahü teâlânın zatı ve sıfatları ile, kader, amellerle (ibadetlerle, muamelatla..) iman arasındaki münasebet ve diğer konularda İslam dininin sınırlarını zorlayacak kadar ileri derecelere varan ayrılıklara düşmüşlerdir.
Ayrıca Mürcie, Kaderiyye, İbahiye, Mücessime, Cebriyye gibi birçok bozuk fırkalar, İslam tarihi boyunca çeşitli yerlerde ortaya çıkmış, kendi içlerinde de sayılamayacak kadar çok kollara ayrılarak bir müddet yaşayıp, sonra unutulup gitmişlerdir.
Ancak son asırlarda zuhur eden Vehhabilik, bilhassa Arabistan'da yayılmış ve bugün de, çeşitli İslam ülkelerindeki müslümanların arasında yayılması için çalışılmaktadır.
Diğer bozuk fırkalar tarih içinde kaybolup gitmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemaatin mevcudu her devirde çok olmuştur. İslamiyet; iman, itikad, amel ve ahlak esasları olarak Ehl-i sünnet âlimleri tarafından her asırda, aslı üzere müdafaa ve muhafaza edilerek, bugüne ulaştırılmıştır. Bugün dünyadaki müslümanların yarıdan çoğu, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzeredirler.
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, imanda parçalanmanın, fırkalara ayrılmanın kötü olduğunu bildiriyor. Allahü teâlâ Nisa suresi 115. âyetinde; "Hidayeti (kurtuluş yolunu) öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fena olan Cehenneme atarız" ve Al-i imran suresi 103. âyetinde de; "Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız. Fırkalara bölünmeyiniz" buyurmaktadır.
Peygamberimiz de, müslümanlar arasında imanda ve itikadda ayrılıkların felaket olduğunu bildirerek, meşhur olan bir hadis-i şerifinde; "Beni İsrail (yahudiler), 71 fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan 70’i Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasara (hıristiyanlar) da, 72 fırkaya ayrılmıştı. 71’i Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılır. Bunlardan 72’si Cehenneme gidip, yalnız bir fırka kurtulur" buyurmaktadır. Eshab-ı kiram bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduğunda; "Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshabımın gittiği yolda gidenlerdir" buyurdu.
Bir başka hadis-i şerifte; "Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka kurtulacak, diğerleri helak olacaktır" buyurduğunda Eshab-ı kiram; "Kurtulan fırka hangisidir?" diye sorunca, "Ehl-i sünnet vel-cemaattir" buyurdu. Eshab-ı kiram bu defa "Ehl-i sünnet vel-cemaat nedir?" diye sordular. "Bugün benim ve Eshabımın bulunduğu yolda olanlardır" buyurdu.
Ehl-i sünnet itikadını ortaya koyan Resulullahtır. Eshab-ı kiram iman bilgilerini bu kaynaktan aldılar. Tabiin-i i'zam da bu bilgileri, Eshab-ı kiramdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevatür yoluyla geldi.
Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Yani, bunları anlamak, doğruluklarını ve kıymetlerini kavramak için akıl lazımdır. Hadis âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet itikadında idiler. Dört mezhebin imamları da bu mezhepte idi. İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Her iki imam, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metotları ve tenkitleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hal, yollarının ayrı olduğunu göstermez.
Bunlardan sonra gelen binlerce derin âlim ve veli, bu iki yüce imamın kitaplarını inceleyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri, nasları, zahirleri üzere almışlardır. Yani, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere açık olan manalar vermişler, zaruret olmadıkça, nasları tevil etmemişler, bu manaları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhepsizler ise, yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklitçilerinden işittiklerine uyarak, iman bilgilerinde ve ibadetlerinde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.
Son asırlarda Ehl-i sünnet itikadından ayrılan bazı din adamları "Selefiyye" adını verdikleri sapık bir yol tutmuşlardır.
Bunun itikadda mezhep olduğunu söyleyip, kitaplarında yazmışlardır. Halbuki İslamiyet’te "Selefiyye mezhebi" diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bir şey bildirmemişler ve kitaplarında asla yazmamışlardır, İslamiyet’te "Selef-i salihin" mezhebi, yani Ehl-i sünnet mezhebi vardır. Selef-i salihin; hadis-i şerif ile methedilen, övülen ilk iki asrın müslümanlarıdır. Yani Selef-i salihin, Eshab-ı kiram ve Tabiine verilen isimdir. Bu şerefli insanların itikadına "Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi" denir. Bu mezhep, iman, inanç mezhebidir. Eshab-ı kiramın ve Tabiin-i i'zamın imanları hep aynı idi. inançları arasında hiç bir fark yoktu.
İmam-ı Gazali hazretleri ilcam-ül-avam kitabında; "Bu kitapta itikad fırkalarından Selef mezhebinin hak olduğunu bildireceğim. Bu mezhepten ayrılanların bid’at sahibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshabın ve Tabiinin itikadları demektir..." buyurarak Selef mezhebi demenin, Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebi demek olduğunu açıkça bildirmiştir.
Mısır'daki Ezher Üniversitesi'nden mezun üstad ibni Halife Alivi "Akıdet-üs-selef-i vel-halef" adlı kitabında şöyle yazmıştır: "Ebu Zehra (Tarih-ül-mezahib-ül-islamiyye) kitabında yazdığı gibi, hicretin dördüncü asrında, Hanbeli mezhebinden ayrılan bazı kimseler, kendilerine (Selefiyin) ismini verdiler. Hanbeli mezhebi âlimlerinden Ebu'l-Ferec ibni Cevzi ve diğer âlimler bu selefilerin, Selef-i salihinin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Daha sonra yedinci asırda, ibni Teymiye el-Harrani bu fitneyi tekrar alevlendirdi. Kendilerine (Selefiyye) ismini takanlar, ibni Teymiye selefilerin büyük imamı dediler.
İbni Teymiye, Hanbeli mezhebinde olarak yetişti. Yani Ehl-i sünnet idi. Fakat sonradan kendi aklına uyarak, sapık görüşler ortaya attı. Ehl-i sünnet itikadından ve dolayısı ile Hanbeli mezhebinden ayrılıp uzaklaştı.
Kendi başına ayrı bir yol tutup, tuttuğu bu sapık yolda sürüklenip gitti. Kendine tâbi olanları da saptırdı. Ona tâbi olanlar onun bu yoluna selefiyye dediler. Bu hususu derinlemesine araştırıp, incelememiş ve kaynakları iyi anlayamamış olan bazıları Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarındaki "Selef ve "Selef-i salihin" ifadelerini değiştirerek, "Selefiyye" şeklinde nakletmişler ve yazmışlardır, itikadda Selefiyye diye bir mezhep yoktur. Peygamber efendimizin hadis-i şerifte fırka-i naciyye, kurtuluş fırkası olarak bildirdiği tek bir itikad mezhebi vardır. O da Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir, İmam-ı Matüridi ve İmam-ı Eşari bu mezhepte iki itikad imamıdır ve bu mezhebi yaymışlardır.
İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari ayrı bir mezhep kurmamışlar, Eshab-ı kiramın, Tabiinin, dört mezhep imamının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevatür yolu ile bildirdikleri iman ve itikad bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Bunlardan imam-ı Eşari, imam-ı Şafii'nin talebe zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Matüridi ise imam-ı a'zamın talebe zincirindedir.
Ehl-i sünnet itikadının açıklamasında bu iki imam meşhur olmuş, yaşadıkları zamanlarda itikadda doğru yoldan ayrılmış sapıkların ve yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını izah etmekte, bazı bakımlardan farklı usuller takip etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i sünnet âlimleri, bu iki imamın koyduğu usullere uyarak, Ehl-i sünnet itikadını nakletmişlerdir.
Allahü teâlâ, bütün müslümanlardan tek bir iman istemektedir, İslamiyet’te, imanda, itikadda tefrikaya, ayrılığa izin verilmemiştir. Resulullah efendimizin inandığı ve bildirdiği ve Eshab-ı kiramın naklettiği gibi iman eden müslümanlara "Ehl-i sünnet vel-cemaat" veya kısaca "Sünni" denir. Sünni müslümanlara, mezhep imamı olan büyük İslam âlimleri tarafından, Kur'an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde hükmü açıkça bildirilmemiş olan bazı ibadetlerin ve günlük muamelelerin tarifinde ve yapılışında gösterilen ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturan yollara ameli mezhepler (veya fıkhi mezhepler) denilmiştir. Mezhep imamı olan büyük İslam âlimlerinin aralarındaki böyle ictihad ayrılıklarına dinin sahibi izin vermiş ve bu hal her zaman ve her yerde müslümanların İslamiyet’e dosdoğru uymalarını temin ederek, müslümanlar için rahmet olmuştur. Nitekim hadis-i şerifte "Âlimlerin mezheplere ayrılması rahmettir" buyuruldu.
Not: Alıntıdır. Yazandan Allah razı olsun.
Perşembe, Ekim 06, 2011
Ruh
Sessiz çığlıklarım…
Yankılanırken boş sokaklarda,
Bir nefes yükselir gök kubbeye…
Gecenin matemi örterken şehri
Hüzün kaplar aheste aheste bedenimi…
Işıklar kaybolurken bir bir ortadan…
Belirir güneşim kıvılcımları…
Mavi sonsuzluk belirirken ufuktan
Rüzgar okşar tenimi, hazırlar sonsuzluğa…
Bir son daha geldi ve geçti,
Bu göz nice diyarlar gezdi…
Salı, Ekim 04, 2011
Sükut
Mavi gökle yeşil doğanın buluştuğu yerde...
Kanûni'yi devirmiş bir çınarın dibinde...
Bazen bir teknede, bazen bir gemide...
Ya da uzun bir kumsalın ücra bir köşesinde...
Belki geceleri ister ruhun mehtaba karşı,
Belki seher vakti çarpar kalbin bu şevkle,
Ufak bir mendile yazılıp asılı kapıya bazen...
Bir bebeğin ağlamasıdır anlamsızca
Bilmese de dilimizi yaptırır istediğini
Değil mi ki yeni yerinin efendisi
Sükut...
Gezinirken ruhumda titretir bedenimi gizlice...
Fısıldar kulağıma "Buralardan kaç!" diye...
Bir yerde uzanıp bakarken sonsuzluğa
Ölüden tek farkın...Kalbin atıyor hala...
Sükut...
Düşünürken seni kinlerim mi yeşerdi ?
Sararken kalbimi mantığım mı kesti ?
Karanlık çökerken aydınlattı iradem
Gömerken kalbimin mezarlığına hislerimi
Kaybetmişim orada tasamı, neşemi...
Sadece sükut kalmış elimde
Mantığım da diğer elimde...
Sessiz ruhum göçerken bir kervanla
Buralar çöl...Buralar tenha
Dönermiyim ki geri...Bilmem ki...
Göçebe ruhum vefayı sevmez ki...
Diler sadece...
Sükut...
Çizgi
Bir kaç tanrı
Perşembe, Eylül 29, 2011
Ufaktan Bir Giriş
Bak şimdi şunu baştan söylüyorum. Bu blogda söyleyeceğim her şey sadece beni bağlar, kimseyi değil. Ha belki dediklerimden etkilenir de içselleştirirsen olayı o senin bileceğin iş.
Evet efenim gelelim mevzuya. Nedir mi ? Şunu diyeyim sadece. Kimse hiç bir şeyi babasının hayrına yapmaz. Mutlaka vardır bir çıkarı. Bunu zaten biliyoruz ama ben bunu biraz örneklendirerek ve tecrübelendirerek söyleceğim. Belki hala bir umut vardır içinde. Ha onu yok edeceğim işte. Şaka yapıyorum hacı maksat muhabbet işte, ben bir kaç kelam söyleyeceğim, sen de okursan ne mutlu bana.
Neyse efenim günlerden bir gün bir arkadaşımla mahallede gidiyorduk… Yok bu çok klişe oldu başa sarıyorum. Neyse hacı günlerden bir gün sınıfta arkadaşlarla oturuyorduk – sanki bu çok orijinal oldu ya neyse en iyisi ben hikaye yerine direk mevzuya dalayım, beceremedim bunu yetenek yok anasını satayım- . Hacı anladım en sevdiğin insan bile çıkarları zedelenince direk uzaklaşıyor senden. Buradan sevgiliye sitem ettiğimi sanmayın, yok öyle bir durum, ben dostlardan bahsediyorum. Kimden bir iki borç para isterseniz mesafeyi yersiniz, kimden birkaç otlanırsanız laf çarpmaya başlarlar – tamam otlanmak da çok matah bir şey değil ama dostunda otlanmayacaksın da gidip sınıfın en kıl insanından mı otlanacaksın – ya da bir iki özeli hakkında pot kırın direk ilişkiyi keserler. Hafız o değil de ben mi çok şey istiyorum anlamadım bu arada. Neyse… Ya da şöyle diyeyim, dostlarınızdan biraz fedekarlık isteyin bakalım görün nasıl davranıyorlar. Kendiniz için onların zararına bir şeyler isteyin bakalım ne oluyor. Denemesi bedava. Eğer sizin için gerçekten fedakarlık yapan dostlarınız varsa asla ama asla onları geri plana atmayın. Sakın ola ki öyle bir hataya düşmeyin, çünkü günümüz maddiyat dünyasında bu dostların hisseleri imkb de her gün artıyor hacılar benden demesi.
Bu dediklerim zaten malumun ilanı farkındayım. Bu yazımda blog yazısına alış yazılarımdan biriydi. Neyse şimdilik benden bu kadar kafa şişirmece, kalın sağlıcakla…
Pazartesi, Eylül 19, 2011
Paralel Evrenler
Paralel evrenler yılarca belirsiz bir konu olarak kaldı. Bilimkurgu yazarları, var olabilecek farklı kainatlar üzerine yorum yapmaktan hoşlanıyorlardı. Bir keresinde Elvis Presley’in hala yaşıyor olabileceği ya da İngiliz İmparatorluğunun hala tüm gücüyle hüküm sürüyor olabileceğini söylediler. Muhafazakar bilim adamları ise tüm bunların absürd olduğunu ileri sürdüler. Oysa şimdi görülüyor ki bu iddia aslında çok da absürd değilmiş. Paralel evrenler var ve birçok bilimkurgu yazarının yazmaya cesaret edebileceğinden çok daha farklılar.
Çok Daha Büyük Boyutlar
Hepsi superstring teorisinin, hiperuzay ve kara delik olgularının bilimadamlarının varolan evreni tanımlamaya yetecek üç boyutun yeterli olmadığını anlamalarına neden olmasıyla başladı. Aslında tam 11 boyut olduğu düşüncesinde bazı bilimadamları. Araştırmayı bitirdiklerinde evrenimizin sallandıkça yer değiştiren sayısız baloncuğun arasında duran bir baloncuk olduğu sonucuna varmışlardı.
Bir düşünün: ya iki “baloncuk evren” birbirine çarparsa? Cambridge Üniversitesi’ nden Prof.Neil Turok, Pennsylvania Üniversitesi’ nden Prof.Burt Ovrut ve Princeton Üniversitesi’ nden Prof.Paul Steinhardt bunun yaşandığına inanıyorlar. Peki ya sonuç? Büyük bir Big bang ve sonunda yeni bir evrenin- bizim evrenimizin- oluşumu. Bu fikir tüm bilim dünyasını şaşırttığı gibi uzlaşımsal big bang teorisini de baş aşağı çevirdi. Demek ki Big bang yani büyük patlama herşeyin başlangıcı değil. Bundan önce de zaman ve uzay vardı. Aslında Big bang ler her an olabilmekte.
Paranormal
“Paranormal”, uzayda aynı boşluğu dolduran fakat normal şartlar altında birbirleri ile etkileşimi olmadığı varsayılan “paralel dünya veya evren”lere denir Her evren sadece kendisine göreceli olacak şekilde gerçektir. Ne zaman bu evrenler arası ayrım karmaşası olur ve iki evren arası bir etkileşim gerçekleşirse, buna “paranormal olay” denir. “Hayaletler”, “ruhlar”, “cinler”, “zamanda bükülmeler” ve diğer doğa üstü olayların tamamı, paralel evrenlerden birisinin diğeri içerisinde geçici olarak “gerçek” olmasına bağlanabilir. Peki böyle bir şey gerçekten olabilir mi? Cevap olağandışı görünse de: “Evet”tir.
Bilindiği gibi atomu oluşturan atomaltı parçacıklar , “Dalga özelliği” içeren zerrelerine kadar parçalanabilir. Öyleyse her madde dalgalardan oluşur. Bu dalgaların frekans, genleşme, kutuplaşma, vs… gibi çeşitli karakteristik özellikleri vardır. Kuantum fiziğinin, maddenin atom altı boyutunun tuhaf karakterini inceleyen birkaç modeli vardır. Bunlardan birisi de “Paralel Evrenler Teorisidir.” Diğer teorilere göre daha fazla açıklama getirmiş olsa da, az anlaşılır olması günümüz bilim adamlarınca geçerli model kabul edilmesini engellemiştir. Bilim adamları günümüzde tercihlerini “Copenhag Teorisi”nden yana kullanmalarına rağmen, aralarında paralel evrenlerin de bulunduğu diğer teorilerle eşit geçerliliği olduğunu itiraf ederler.
Dalga boyları aynı maddelerin özniteliklerinin de aynı olduğunu görmek için müspet bilimin çerçeveye bakış açısını biraz genişletmek yeterli olacaktır. Aynı özelliklere sahip dalga boyları birbirlerine göreceli olacak şekilde gerçektir. Diğerlerinden farklı özelliklere sahip dalga boyları olması halinde (Mesela frekans) üstteki durum geçerli olmayacaktır.
Aynı dalga boylarından meydana gelen maddeler evrenleri oluşturur. Diğer dalgalar birbirlerinde etkilenmezler ve farklı frekanslara sahip radyo dalgaları gibi havada birbirleri ile karışmadan varlıklarını sürdürürler.Öyleyse pek çok evren aynı boşlukta var olabilmektedir.
Maddenin doğal dalgasındaki bir iniş çıkış onu diğer evrenlere yaklaştırabileceği gibi kısmen eşleşebilir de. Bu durumda, evrenlerden biri diğeri için gerçek olabilir. Eğer evrende yaşayanlar da bu gerçeklik içinde yer alırsa, hayalet ve ruhlar için bir açıklama getirilebilir.
Eğer ruhlar ve öteki varlıklar diğer evrenin birer parçası iseler, ya evrenler arasındaki frekansı değiştirme metodları geliştirmiş ya da bir kısa bir süre için de olsa bizim evrenimizin bir parçası olmanın yolunu bulmuşlardır. Eğer bu etkileşim tam olarak gerçekleşirse en az herkes kadar somut olurlar, bu etkileşim mükemmelin biraz altında olursa saydamlık söz konusu olabilir; genel izlenim de bu yöndedir. Daha düşük uyumlar yine evrenler arası etkileşim ile sonuçlanabilir fakat bu sonuç gözle görülemeyecek düzeydedir.
Zamanda yolculuk
“Zaman” belki de dalga boylarındaki frekansların sürekli ve istikrarlı bir değişimidir. Öyleyse “zaman” da paralel evrenler değişimi ile açıklanabilir. Bu da geçen her dakikanın kendisi için paralel bir evren oluşturduğu anlamına gelir. Aslında tüm paralel evrenler farklı zaman dilimleri içerisindeki bu evrendir. Öyleyse zaman akışı vücudumuzu oluşturan maddelerin dalga boylarındaki sürekli ve istikrarlı değişimin sonucudur ve daima bizim bir evrenden başka bir evrene geçmemize neden olur.
O zaman bu kurama göre, ruhani dünyalar bir değişim içerisinde olan paralel evrenlerdir. Bu oluşum zamanda yolculuğa da olanak tanımaktadır. Tek yapılması gereken kişinin bünyesini oluşturan maddelerin dalga boyunu değiştirmenin bir yolunu bulmaktır. Eğer bu değişim gerçekleştirilebilirse, şu anki zamandan başka bir zamana yolculuk söz konusu olabilir. Paralel evrenler arası geçiş dizgesindeki aksaklıklar zamanda bükülmenin etkilerini açıklar. O halde hayalet tren, cin vs… gördüklerini iddia eden kişiler aslında geçici olarak başka bir süreç içerisinde yer almışlardır.